jump to navigation

www.gercekdinbudur.com Nisan 14, 2010

Posted by gercekdinbudur in Diğer yazılar.
add a comment

ateizm

http://www.gercekdinbudur.com

Ateizmin iddialarına cevap veren paylaşım portalı

Blogumuzun paylaşım portalına bekliyoruz.

Reklamlar

Hz.Safiye olayı Nisan 6, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
1 comment so far

1-Safiye: T.Dursun’un dramatik bir tarzda anlattığı ve sanki Yahudilerin toptan kılıçtan geçirildiği izlenimi verdirmeye çalıştığı Beni Kurayza Yahudileri ile olan savaştan önce Hendek savaşından bahsetmek gerekir. Hendek savaşından önce, Benî Kureyza Yahudileri, hiç bir gruba taraf olmamışlardı. Ama Benî Nadîr Yahudileri onları bu savaşa katmaya çalıştı. Safiyye’nin (ra) babası Huyey b. Ahtab kalkıp doğrudan Kureyzâ oğullarının lideri Ka’b b. Esed’in yanına gitti. Ka’b görüşmeyi reddetti. Huyey: “Ben ucu bucağı olmayan deniz gibi bir ordu getirdim. Kureyş ve bütün Araplar ayağa kalkmışlar, hepsi de Muhammed’in kanına susamış durumda­lar. Bu fırsat, elden kaçırılacak gibi değil. Artık İslâm’ın sonu geldi” dedi. Ka’b hâlâ savaşa katılmaya razı değildi. “Muhammed’i daima sözünde duran biri olarak tanı­dım. O’nunla yaptığım anlaşmayı bozmam ve verdiğim sözde durmamam mertliğe sığmaz” dedilerse de savaşa katılarak Müslümanlarla yapılan anlaşmayı  “Muhammed kimdir, anlaşma nedir, biz tanımıyoruz” diyerek bozdular, ihanet ettiler.

Hendek savaşından sonra geri çekilen Benî Kurayza’lılar, Safiyye’nin (ra) babası Huyey b. Ahtab’ı yanlarında götürdüler. Hz. Peygamber, “Hiç kimse silahını bırakmasın, hedef Kureyza” diyerek, Beni Kureyza’nın anlaşmayı bozmalarının hesabını sormak için yola çıktı. Beni Kureyza’lılar özür dileyip anlaşma zemini hazırlayacaklarına, Peygambere küfürler yağdırdılar. Kuşatma yaklaşık bir ay sürdü. Sonunda Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı olacaklarını bildirdiler. Sa’d b. Muaz Tevrat’a göre hüküm verdi ve erkeklerin öldürülmesine karar verdi. Bu yaklaşık savaşa katılan 400 (Bkz. İbni Hişam, Beni Kureyza gazvesi) kişinin öldürülmesi demekti ve Yahudiler buna hiç itiraz etmediler.
Peki, Hz. Peygamber Beni Kurayza’ya karşı nasıl davranmıştı:

1.1-Yahudilere anlaşma yapılmış ve dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bildirilmişti.
1.2-Aleyhinde pek çok karar olan Beni Kurayza’ya haklar vererek, Beni Nadir’le eşit seviyeye çıkarmıştı.
1.3-Beni Nadir sürgüne gönderilmiş ama Beni Kurayza’yla tekrar anlaşma yapmıştı.
1.4-Beni Kurayza Hendek savaşına katılarak anlaşmayı bozdu.
1.5-Hendek savaşının çıkmasını sağlayan Safiyye’nin (r.a) babası Huyey b. Ahtab’ı koruma altına alarak kalelerine götürmüşlerdi.

Her iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara Yahudiler bile itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba niye?
Yüzlerce ağaca soykırım yapıldı diyen çevreci(?) T. Dursun, Hz. Peygamberin(a.s) bunu geçimlerini hurmadan sağlayan Yahudilerin direnişlerini kırmak, teslim olmalarını sağlamak ve her komutanın ordusunu az zayiatla başarıya ulaştırmak için ne yapılması gerekirse onu yaptığını anlamasını beklemiyoruz zaten.

Bizzat kendisi elleriyle yüzlerce hurmayı diken, “Savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ağaçlara zarar vermeyin.”, “Kıyametin koptuğunu görürseniz elinizde fidan varsa onu diken” diyen Hz. Peygamberin bu yönünü ortaya çıkarmasını da kendisinden beklemek abesle iştigal olur. Ateist, ateistliğini yapar.
Safiye, Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Babası ve kocası ölmüş, kendisi de esir edilmişti. Dıhyetü’l Kelbi gelerek bir hizmetçi istemiş Hz. Peygamber de “Bizzat giderek bir tane al.” Diyerek tercihi Kelbi’ye bırakmış o da giderek Safiye’yi almıştı. Daha sonra bir Müslüman gelerek bu seçime Safiyye’nin konumunu göstererek itiraz etmiş ve Safiyye ile Hz. Peygamberin evlenmesinin doğru olacağını söylemiştir. (Müslim 4/546)
Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138)

Hz. Safiyye, şu rivayeti nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?) diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap verdi.
İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıkta T.DURSUN dan daha ileri olan Oryantalist Leoni Caetani bile: “Muhammed’in,  dâima nefsine ve ihtirasına hâkim olmayı bilen adamlardan biri olduğunu ispat etmek zor bir şey değildir.”
“Evliliklerinden birçoğu bazı kabilelerin sevgi ve yakınlığını çekmek yahut taraftarlarından bazılarını daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir siyasî bir düşünceyle yapılmıştı.”

Welhausen isbat etti ki, eski Araplarda bir zaferin tam ve hakikî sayılabilmesi için, yenilenlerden birinin kızının, galip gelenin eşi olması gerekirdi. Muhammed’in harp meydanlarındaki evliliklerini bu âdet bize açıklar.” (İslam Tarihi, A. KÖKSAL, 9/290)
Dedikten sonra Dursun’un şapkasını çıkarıp üstadı Leoni Caetani’n önünde susması gerekirdi. Ayrıca, Tarih boyunca Avrupa-Asya-Afrika’da hatta Osmanlı’da bu tür evlilik örnekleri çok fazladır.

2.1- “Safiyye’nin Muhammed’e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılma rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamıştır. Hayber seferine giriştiği tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine’nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti…” (Arsel, bunu, “Şeriat ve Kadın”ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.) diyen Dursun Sadece yukarıda Beni Kurayza’ya verilen hakları görseydi acaba tavrı değişir miydi? Hiç sanmıyorum “gavur gavurluğundan vazgeçmez ama bu onun ve İlhan Arsel’in İslam tarihinden ne kadar haberdar olduğunu gösterir. Dursun için biraz geç ama İ.Arsel üstatlarından L. Caetani’yi birkaç daha okusa iyi olur. Cehaletten kurtulur hiç olmazsa.
2.2- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını (Safiyye’yi), o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Diyen Dursun, Safiye’nin Yahudi akrabalarının yanına gitme hakkı varken gitmeyip, peygamberle evlenmesini okuyucusundan gizlemiştir.
Ayrıca Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba’ mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir. (İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
Nerede ne zaman ne yapacaklarını sana mı soracaklardı?

Yazan: RIZA GORUS

Allah görüş değiştirir mi ? Nisan 5, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
add a comment

“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından olsaydı onda çok çelişki bulurlardı.” (Nisa: 82)
İnsanoğlu devamlı gelişim içindedir. Biyolojik açıdan bebeklik, çocukluk gençlik ve ihtiyarlık gibi bir değişim sürecinden geçtiği gibi sosyal (toplumsal) açıdan da zaman süreci içinde değişim geçirmiştir. Bu değişim kâinattaki diyalektik yapının sonucudur.

İnsanoğlu düşünce ve toplumsal yaşam alanında uzun yıllar evvelinden günümüze değin değişimlerle oluşan bir gelişim içindedir. İnsanı olgunluğa, mükemmelliğe ve barışa götüren din de doğal olarak bu değişimlere göre şekillenecektir. Burada unutulmaması gereken şey değişen olguların inanç alanında değil uygulamalar (pratikler) alanında olmasıdır. Mesela her devirde insanlara emredilen ibadet şekillerinde ve sürelerinde farklılık olmuştur. Fakat ibadet (Allah’a yönelme faaliyeti) gerçeğinde bir farklılık olmamıştır. Örneğin, Müslümanlar Peygamberimiz döneminde ilk zamanlar Kudüs’e yönelerek namaz kılıyorlardı. Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredildi, önce Kudüs’e sonra Mekke’ye yönelmesi, Hz. Muhammed’e gelen vahiyle ondan önceki vahyin (Musa ve İsa’ya gelen) birbirlerine bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki bulunmadığına, şekilsel farklılığın önemli olmadığına önemli olanın tek Allah’a inanmak ve O’na yönelmek olduğuna işaret etmekti o devirde özden yoksun olup şekle bakan Yahudilerden bir bir kısmı şekilsel değişikliklere bakarak Hz. Muhammed’i kınıyorlardı. Kur’an buna şöyle cevap veriyor: “Biz ondan daha hayırlısını veya benzerini getirinceye kadar hiçbir ayeti  yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz.” (Bakara: 106)
‘Biz bir ayeti (dinsel bir pratiği veya sembolü) bir başka ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman sen yalnızca iftira edicisin, dediler. Hayır, onların çoğu (bu inceliği) bilmezler.” (Nahl: 101)
Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler deyim yerindeyse geçici maddelerdir. Bazıları ise kalıcıdır. (Nasıl ki bebeğin beslenmesindeki bazı kurallar ve yöntemler geçicidir, büyüdüğü zaman bunlar değişir. Yine Allah’ın bir başka kitabı olan kainatta da bazı bitki ve hayvanlar ekolojik denge içindeki yerlerini başka türlere bırakırlar dinazorlar gibi.) İşte insan biyolojisinden tabiata ve ilahi mesajlara kadar her realitede geçerli olan bu kanuna şu ayet işaret etmektedir “Allah dilediğini siler, dilediğini yerleştirir.” (Rad: 39)
Bu ilahi incelikleri kavrayamayan statik kafalar (T.Dursun gibi) bu değişiklikleri anlamazlar. Anlamadıkları gibi bu inceliği çarpıtıp “görüş değiştiren Tanrı, yazma bos tahtası” gibi yorumlara kalkışırlar.
KUR’AN’DA ÇELİŞKİ VAR MI?
İnsanın elindeki ayna kırıksa aynayı neye karşı tutsa ona kırık görünür. İşte bunun gibi T. Dursun Kur’an’a çelişkilerle dolu olan dünya görüşüyle baktığından Kur’anda çelişki olduğunu zannetmektedir. Şimdi onun çelişki zannettiği ayetlere tevhid ışığının altında birer birer bakalım.
1- “Müşriklerden kendileriyle anlaşma imzaladıklarınızdan, anlaşmadan bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka (yani bunların dışında) Haram aylar çıkınca şirk koşanları nerede bulursanız öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların geçit yerlerini kesip tutun… Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı (güvenlik) talep ederse ona eman tanı  (güvenlik ve sığınma hakkı ver.)” (Tevbe: 4-6)
“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün ve sizi (yurtlarınızdan) çıkardıktan gibi siz de onları (bu işgal ettikleri yerlerden) çıkarın.” (Bakara: 190-191)
T. Dursun, “Dinde zorlama yoktur.” Bakara: 256 ayetinin yukarıdaki ayetlerle çeliştiğini bu nedenle bu gibi ayetlerin yürürlükten kaldırıldıklarını dolayısıyla da İslamın hoşgörüsüzlük ve savaş dini olduğunu iddia ediyor. Hâlbuki bu ayetler arasında kesinlikle çelişki yoktur. Bunu şöyle bir örnekle anlatalım: Bir komutan askerlerine şu emirleri vermiş olsun:

— Siz insanları barışa davet edin, bu konuda zorlayıcı olmayın.
— Size karşı savaşırlarsa siz de onlarla topyekûn savaşın, aşırı gitmeyin.
— Eğer sizinle anlaşma yapmak isterlerse onlarla anlaşın.
— Anlaşmaya sadık kalmayıp bozarlarsa onları nerede bulursanız öldürün.
Şimdi düşünelim, bu emirler arasında çelişki var mı? Elbette ki yok. Ama T. Dursun gibi bu emirleri Bektaşi mantığı ile alırsanız sonuç şöyle olur:
— İnsanları barışa davet edin
— Onlarla topyekûn savaşın
— Onları nerede bulursanız öldürün
Görülüyor ki verilen emirlerden yukarıdaki gibi bir seçimde bulunursanız emirler arasında bir çelişki olduğu zannedilir. Ancak her emrin veriliş nedeni zamanı ve şartları dikkate alınırsa, hiçbir çelişki olmadığı görülür. Şimdi bu konudaki Kur’an ayetlerini değerlendirelim:
Peygamberimizin hayatını ve Kur’an ayetlerinin iniş sırasını incelediğimizde inkârcılara karşı takınılan tavrı şu safhalar içinde değerlendirmek mümkündür.
a) Davet ve tebliğ safhası
b) Savaş veya anlaşma safhası
c) Anlaşmaya uyulmadığı durumda ültimatom ve topyekun savaş safhası
işte inen ayetlerin hepsi de bu şart ve ortamlar içinde geçerlidirler. Aralarında bir çelişki yoktur.
2) “Sizden sabreden 20 kişi olsa ikiyüzü (düşmanı) yenerler. Sizden sabreden 100 kişi olsa kâfirlerden 1000 kişiyi yenerler.” (8:65)

“Şimdi Allah sizden yükü hafifletti sizdeki zaafı gördü. Sizden sabreden 100 kişi olsa 200’ü yenerler. Eğer sizden 1000 kişi olsa Allah’ın izniyle 2000’i yenerler.” (8:66)
İlk ayette mü’minlerin karşı koyabilecekleri düşman sayısı oranı 1/10 iken ikinci ayette bu oranın 1/2 olduğu görülmektedir. T. Dursun bunun bir çelişki olduğunu söylemektedir. Hâlbuki ayetler sebep sonuç ilişkisi açısından incelendiğinde ayetlerde çelişki olmadığı görülür. Şöyle ki: Önce iki ayette geçen sayıları karşılaştıralım, birinci ayette 20 ve 100, ikinci ayette ise 100 ve 1000 mü’minden bahsedilmektedir. İkinci ayetteki sayı artışından anlıyoruz ki Müslümanlar çoğalmıştır. Müslümanların sayıca artışına karşılık nitelik (güç ve kararlılık vs.) aynı oranda gelişmemiştir. Yani nicelik artmış fakat ortalama nitelik azalmıştır. Bu nedenle ilk ayette Müslümanlarda zaaftan bahsedilmemekte, İkinci ayette ise onlarda zaaf olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında ilk Müslümanlar güçlü olduklarından dolayı biri on düşmana karşı gelebilirken yeni Müslümanlardan her biri zaaftan dolayı iki düşmana karşı ancak savaşabilirdi. Görülüyor ki ayetler arasında çelişki yoktur. Aksine burada sosyolojik bir kanundan bahsedilmektedir. İddia edildiği gibi haşa Allah bilmediği şeyi öğrenip yanılgı sonucu görüşünü değiştirmiş değildir.
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, söz konusu ayetlerin her biri ayrı şartlarda geçerlidir. Müslümanlar birlik içinde kuvvetli bir imana sahiplerse birinci ayetle, bu konuda zaafları varsa ikinci ayetle amel edeceklerdir. Allah’ın sözünde (prensiplerinde, adaletinde ve merhametinde) değişme yoktur. Değişiklik toplumsal değişmeye bağlı olarak pratiklerde olur.


(Turan Dursun ve Din 225-229)

Tahrif edilmiş tevrat ve kuranın kaynağı Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
add a comment

Kur’ân’ın birçok meselede kaynağı olduğu iddia edilen Tevrat’ın aslı, tarihin nisyan sahifeleri içine gömülüp gitmiştir. Bugün elde bulunan ve ilahî kitap diye vasfedilen Tevrat Hz. Musa’ya gelen Tevrat’ın aynı değildir. Hz. Musa’dan çok sonra yazılmış, muhtelif müelliflere ait parçalardan meydana gelmiş anonim bir eserdir. Yalnız biz mü’minler, Hz. Musa’ya Cenâb-ı Hak tarafından “Tevrat” isimli bir kitabın indirildiğine şeksiz inanırız. Fakat bugün elimizde olan bozulmuş, tahrif edilmiş ve insanların elinde bir oyuncağa dönmüş Tevrat’da, Hz. Musa’ya gelen vahiylerden hiç bozulmayan kısımlar da olabilir. Fakat biz bunun miktarını ve hangileri olduğunu bilemeyiz.(1) Hz. Musa’ya indirilen asıl Tevrat da, Hz. Muhammed (sav) indirilen Kur’ân da Allah tarafından gönderilmiştir -her ne kadar itirazcı bu kitapların Allah katından gönderildiğini kabul etmese de (Din Bu II/ 190)-  Yani kaynakları birdir. Öyleyse her iki kitapta da birbirine benzer şeylerin bulunması normaldir. Çünkü peygamberlerin yolu birdir, özde müşterektir, o da Allah’a îman ve kulluktur. Yalnız dinlerin ibâdet tarz ve şekilleri, hukukî talimatları aynı veya benzer olabileceği gibi farklı da olabilir. Dolayısıyla Kur’ân’da olan bir hükmün aynısı Tevrat’ta da var diye, Kur’ân’ın kaynağı Tevrat’tır diyemeyiz.

Fahruddin er-Râzî’ye İftİra
İtirazcının yaptığı sinsice işlerden birisi de; Arapça metinlere bilerek veya bilmeyerek yanlış mana vererek meseleyi çarpıtmasıdır. Fahruddin er-Râzî’den naklen: “Muhammed’in öğretmenleri bunlar arasında en çok adlarından sözedilenler, Addas, Yessar, Cebr adlı kölelerdi…” (F. Râzî, 24/50) diyerek, bu kimseleri Hz. Muhammed’in öğretmenleri olarak göstermektedir.

Halbuki Fahruddin Râzî böyle demiyor. Yani bu şahısların Hz. Muhammed’in öğretmenleri olduğunu söylemiyor. Bilakis böyle diyenlere cevap veriyor. Onlara cevap olarak da Allah’ın indirdiği âyeti zikrediyor. “İnkâr edenler: ‘Bu, yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) onu (Kur’ân’ı) uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti’ dediler de haksız ve asılsız bir söz uydurdular. ‘Kur’ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır’ dediler.” (Furkân, 25/4-5)
Fahruddin Râzî, bu âyetin iniş sebebini anlatırken, el-Kelbî ve Mukâtil’den naklen şöyle demektedir: Nadr b. el-Hâris; Addâs, Yesâr ve Cebr isimli köleleri kastederek: “Bu (Kur’ân) yalandan başka birşey değildir. (Muhammed) onu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti” dediğinde, bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ehl-i Kitap’tan olan bu köleler, Tevrat’tan okudukları şeyleri başkalarına da anlatıyorlardı. Daha sonra bunlar müslüman olunca Nadr bu sözü söyledi.

Fahruddin Râzî, bu nakilden sonra şöyle der: “Allah Teâlâ, (müşriklerin ve muterizlerin) bu şüphesine (iftirasına) “Haksız ve asılsız bir söz uydurdular” diyerek cevap verdi.”
Görüldüğü gibi, itirazcının söylediği şey ile Fahruddin Râzî’nin söylediği şey arasında dağlar kadar fark var. Fahruddin Râzî’ye haksız ve asılsız bir iftirada bulunmaktır.

ARAPÇA BİLMEYEN KÖLE Hz. MUHAMMED (SAV) İN MUALLİMİ OLABİLİR Mİ?

Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyurur: “And olsun ki: “Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kasd ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise fasih arapçadır.” (Nahl, 16/103)  Yani Kur’ân’ı Muhammed’e, Cebrail indirmiyor, bir insan öğretiyor diyorlar. Böyle demeleri; Hz. Muhammed’in, şimdiye kadar bir insandan ders almadığını i’tiraf ve “Kur’ân’ı kendisi uyduruyor” sözlerini tekzîbdir. Müşriklerin, Kur’ân’ın fevkalâdeliği ve mükemmelliği karşısında; şimdiye kadar kimseden ders almadığı için Kur’ân’ı kendisi yapamaz, bir ümmînin böyle bir kitap yapabileceğini akıl kabul etmez, öyleyse bunu bir başkası ona öğretiyor dediler. Fakat Allah’ın öğrettiğine inanmak istemiyorlar da, insanlardan birisi öğretti diyorlar. Bu Kur’ân’ı ona bir beşer yapıveriyor, o da ondan öğrendiklerini Allah kelâmı diye satmak istiyor, tarzında iftira ve istihza ediyorlar.(2)
Bu âyet-i kerîme’nin iniş sebebinde değişik mütalâalar ileri sürülmüştür. Bu husustaki rivayetler siyer kitaplarında zikredilen ve çok mevsuk olmayan rivayetlerdir. Bu rivayetlerde değişik isimlerde birçok köle isminden bahsedilmektedir.(3)

Hasılı isim ne olursa olsun, “Ona bir beşer Öğretiyor” demişler. Bugün de garazkâr müsteşrikler ve İslâm düşmanları Peygamber (s.a.v)in Rahip Bahîra ile bir saat kadar görüşmesini ele alarak, bütün talimatını bundan öğrendiğini ileri sürmektedirler. O zaman ne denilmiş ise bugün de aynı şey söyleniyor. Ama Kur’ân onların dillerini şöylece bağlıyor: “And olsun ki “Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kasd ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise fasih arapçadır.” (Nahl, 16/103)

Yani onların bu sözleri halkın zihnini çelmek içindir. Büsbütün akla aykırıdır. Zira Kur’ân cihana ferman okuyup dururken araplar içerisinde öyle bir öğretici olsaydı hemencecik ona bir nazîre yapmaz mıydı? Yahut “Bunu Muhammed’e ben öğretiyorum” diye ifşa etmez miydi? Çünkü Kur’ân’a karşı koymak için o kadar sebep vardı ki… Herkes Kur’ân’a karşı koyup nazîre yapanı baş üstünde gezdirirdi. Binaenaleyh araplar içerisinde böyle bir öğreticinin bulunmadığı aklen sabit idi. Bunun için onlar da: “Yabancı köle öğretiyor” diyorlardı. Böylece yine tenakuza düşüyorlardı. Zira o yabancı köle bir kere doğru dürüst arapçayı bilmezdi. Rum idi. Kendisi, edip veya üstad filozof bir kimse değildi. Belki kendi okuduğunun da manasını bilmiyordu. Bu kadar esrar ve maârifin öyle hemencecik bir iki görüşme ile bir çarşı kölesinden öğrenilmesine imkân yoktu.(4)
“O fikir veriyor. Hz. Muhammed de kendi kafasına göre ifade ediyordu” demek de gerçeğe aykırıdır. Çünkü Kur’ân’ın arapça nazmı, beşer gücünün üstündedir. Şimdiye kadar kimse ona nazîre yapamamıştır, yapamayacaktır. Bu nazmın beşer gücünün üstünde olduğunu itiraf -ki itiraf ediyorlar­dı- Onun gökten indirilmiş olduğunu kabul etmek demektir. Hasılı “Beşer öğretiyor” sözleri tamamen çürük, mesnedsiz, sadece garazlarından doğan, halkın fikrini çelmeye matuf bir sözdü.

Hz. Muhammed (sav)’in sadece bir saat Rahip Bahîra ile görüşmesini ele alarak, Kur’ân’ı ondan öğrendiğini söylemek, ilmin değil, düşmanlığın ifadesi olur. Evet Goldziher ve onun gibi düşünen diğer müsteşrikler böyle diyorlar. Bir saatlik karşılaşma, kıyamete kadar dünyaya ışık tutacak bu bilgileri nasıl ve nereden verecek? Ve mademki Rahip Bahîra öylesine âlimdi de neden kendisi peygamberliğini ilân etmedi? Neden o şerefe nail olmak istemedi?
Bu iddianın çürüklüğünü o dünyanın fertleri olan bazı müsteşrikler göstermişlerdir. Meselâ Müsteşrik Buhl; Hz. Peygamber’in, Tevrat, Zebur ve İncil’in hakikî muhteviyatı hakkında bir bilgisi olmadığını ve adı geçen kitapları okumamış bulunduğunu, Ahd-i Cedîd’i hiçbir zaman bilmediğini söylüyor.(5)

Bu kitapları okumuş olmasına da imkân ve ihtimal yoktu. Çünkü Peygamberimiz okumak bilmez, yabancı lisan bilmez idi. Kaldı ki o sırada ne Ahd-i Atik, ne de Ahd-i Cedid arapçaya çevrilmemişti. Bunların arapçaya tercümesi, miladî onuncu asırdan sonra olmuştur. Görülüyor ki bu beşer öğretmeni iftirası, Rasûl-ü Ekrem’in talimatını bir yerden öğrenmiş olması iddiası, tamamen yersiz ve imkânsızdır.(6) O halde: “De ki: “O’nu mü’minlerin îmanını sağlamlaştırmak, mü’minlere hidâyet ve müjde olmak için Rabb’ından Rûhulkudüs indirdi.” (Nahl, 16/102)
“Hiç Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından olsaydı onda birçok ihtilaf bulurlardı.” (Nisa, 4/82)

*************************************************************************************************
1- Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, 1-2.
2- Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 5/3126.
3- İbn Hişâm, Sîratü’n-Nebeviyye, 1/393; Hamdi Yazır, 5/3126-3127.
4- Kâdî Beyzâvî, 1/632.
5-İslâm Ansiklopedisi, (Tayyip Okiç’in Tefsir notlarından).
6-Süleyman Ateş, İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerîm’den Cevaplar, 175.

Bedir savaşının nedenleri Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
5 comments

İslami konularda pek fazla bilgisi olmadığı yazısının üslubundan ve kaynak vermeyişinden belli olan bir kişinin kendi mantık çerçevesinde yazdığı yazı ve iddiaları aşağıdadır. Bizde onun üslubunda ve usulüne uygun cevap verdik belki anlarlar.

1-“Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasındaki ilk savaş olan Bedir Savaşı, Şam’ dan dönmekte olan bir Mekke ticaret kervanını yağmalamak isteyen Müslümanların yaklaşık 300 kişilik bir askeri birliği bu iş için Medine’ den yola çıkarması ile başlamıştır.”

1.1- Bedir kasabası Medine’nin 120 km. kadar güneybatısında ve Kızıl Deniz sahiline 20 km. uzaklıktadır. Bedir, Mekke’den gelip Medine’den geçerek Suriye’ye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasındaki konak yerlerinden biri idi. Müslümanları Bedir’e sevk eden şey, Mekkelilerin zenginlerinin bu kervana katkıda bulunmaları elde edilecek kârla Medine’de Devlet kuran Müslümanlara karşı saldırmalarını önlemekti.
Hicretten önce Abdullah b. Übey b. Selül adındaki kabile reisi Medine’de taç giyip kral olmak üzere idi. Fakat akrabalarının ve destekçilerinin büyük bir kısmı müslüman olup Hz. Peygamber’i (s.a.s.) şehirlerine davet edince, artık burada bir Arap devleti değil İslâm devleti kurulmuştu. Bunu bir türlü içine sindiremeyen Abdullah b. Übey, etrafındaki bazı adamlarıyla birlikte İslâm’a girdiklerini söylemişlerse de asla içten iman etmemiş, münafıklıklığı tercih etmişlerdi. Bu durumu fırsat bilen Mekkeli müşrikler, eski dostları olan İbn Übey’e bir mektup yazarak: “Siz bizimkileri barındırdınız. Ya siz Muhammed’i öldürür veya yurdunuzdan çıkarırsınız yahut biz hepimiz toptan gelip üzerinize saldırır erkeklerinizi öldürür kadınlarınızı esir alırız.” diyerek gözdağı verip, tehdit etmişlerdi. Ayrıca Mekkeli müşrikler defalarca müslümanları tehdit edip, onlara Medine yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikleri eliyle zararlar vermişlerdir.

1.2-“Yaklaşık 300 kişilik bir askeri birlik” değil, hatta isimleri bile tespit edilmiş olan 313 kişilik askeri birliktir.

2-“Haberi alan Mekke müşrikleri de askeri bir birlik hazırlayıp kervanlarını savunmak istemiştir.”
2.1- Mekkeli müşriklerin finanse ettiği kervanın reisi Ebu Süfyan, müslümanların  üzerine geldiğini haber alıp Bedir’den epeyce uzaklaşmış, bir hayli yol almıştı. Tehlikenin kalktığından emin olunca, Kays bin İmrü’l-Kays ismindeki adamını Kureyş’e gönderip; “Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için Mekke’den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!..” dedi. Ayrıca; “Müslümanlarla çarpışmak üzere Medine’ye gitmekten sakının!” diye tavsiyede bulundu.
Kays, müşrik ordusuna haberi getirdiğinde, Ebu Cehil; “Yemin ederim ki, Bedir’e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarab içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün…” dedi.

Eğer Mekkeliler mallarını koruma derdindeyse Kervanın emniyette olduğunu öğrenmelerine rağmen niye Bedir’e müslümanlarla savaşmaya gittiler? Cevabı gayet açık, Sayı ve silah üstünlüklerine güvenerek müslümanları ortadan kaldırabileceklerini sandılar.

3-“İki birlik Mekke ve Medine arasındaki Bedir denilen bir bölgede savaşa tutuşmuş ve müslümanlar galip gelmiştir. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürülmüş ve Muhammed’in emriyle hepsinin cesedi bölgedeki bir kuyuya balık istifi atılmıştır.”

3.1-313 kişilik İslam ordusuna karşı Mekkeli putperestler 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi yani yazar ifade etmek istemese de  Mekke’li müşrikler üç kat fazlaydı ve çoğu zırhlı ve ağır silahlarla donatılmıştı ve müslümanlar galip geldi. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürüldü. Müminler ise 14 şehîd verdi. Hz. Peygamber (s.a) birçok Müslüman mücahid yaralı olmasına rağmen Arabistan çölünün kavurucu sıcağında kâfirlerin cesetlerini orada bırakmadı büyük bir çukur kazdırarak oraya gömülmesini emretti. Yazara göre kendilerini öldürmeye gelen düşmanlarının cesetlerini çölün ortasında açıkta bırakması ve Medine’ye dönmesi daha iyi olmuş olabilir o kendi fikridir.

4-“Bu savaşın nedeni Müslümanlara göre Mekke’den göç eden 80–100 civarındaki müslümanın evlerinin ve mallarının Mekkeliler tarafından yağmalanmasıdır.”
4.1-Daha öncede ifade ettiğimiz gibi kervana yönelik bu hareketin asıl nedeni Medine’ye kadar gönderilen çapulcu birliklerin müslümanlara zarar vermesine bir misilleme, kervan parasıyla da silah, kiralık asker ve gerekli teçhizat alarak Müslümanları imha harekâtına geçmelerini önlemektir. Medineye hicret eden müslümanlar zaten Mekke’de mallarını gözden çıkararak hicret etmişlerdi.
4.2-Ayrıca 80–100 civarında evin yağmalanması diyerek geçiştirilen eylemlerde sadece mala yönelik yağmalamalar değildi.  80 ev kabul edilse bile yaklaşık 4’er nüfustan 320 kişilik bir topluluğun zarar görmesi söz konusudur. Öldürülen kafir olunca kıyamet koparanlar, nedense müslümanlar öldürülünce hümanist düşüncelerden hemen vazgeçiveriyorlar.

5-“Oysa bu gerekçeler aşağıdaki nedenlerden dolayı kabul edilemez:
Mekke’ den hicret eden müslümanlar, İslami kaynakların da özellikle belirttiği gibi fakir insanlardan oluşmaktadır. İçlerinden Ebubekir haricindekilerin önemli bir mal varlığı yoktur. Bu nedenle Mekke’ de yağmalanacak önemli bir mal varlığından bahsedilemez.”
5.1-Yazının başından sonuna kadar hiçbir İslami kaynaktan söz edilmezken yazarın burada birden İslami kaynaklardan söz etmesi ama o İslami kaynakların adını vermemesi ilginçliklerden birisidir. Acaba yazar için önemli malın ölçüsü nedir? Fakir bir kişinin bir kilimi bile kendisi için değerlidir ve onu vermemek için gerekirse kavga eder.
5.2-Muhacirlerin hepsi fakir değildi, Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf…gibi  oldukça fazla malvarlığına sahip ve bunu İslam ve müslümanlar için harcamış sahabiler vardı.

6- “Göç eden müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz. Adil yargı prensibine göre sadece yağmaya karışanların cezalandırılması gerekirdi. Oysa Mekke ticaret konvoyu yağmalanmak istenmiş, bu ise Muhammedin bir ayrım yapmadığını göstermiştir.”
6.1-Kervanda bütün Mekke halkının malı yoktu, Mekke aristokrasisinin savaş çıkarma kararı alması üzerine, savaş hazırlıkları için çıkarılmış bir kervandı yani zenginlerin mallarını taşıyan bir kervandı. Ayrıca 950 kişilik bir ordu çıkarmış olan Mekke’nin o zaman ki nüfusu göz önüne alınırsa ailelerden savaşa katılmayan kalmamıştır. Burada yazar yukarıda yazdığı “…İslami kaynakların da özellikle belirttiği gibi fakir insanlardan oluşmaktadır” ve “Göç eden müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz” diyerek kendi kendine ters düşmüştür.

7- “Bu nedenlerden dolayı İslamcıların Bedir Savaşının kökenindeki müslüman saldırganlığını örtme amacıyla gösterdikleri bahaneler gerçekçi değildir. Asıl neden Mekke’den Medine’ye göçe eden Müslümanların geçim sıkıntısına düşmesidir.”

7.1-Anlaşılan yazar, Cahiliye Mekke toplumunun ne kadar savaşçı bir toplum olduğundan, İbrahim (a.s.) zamanında konulan bir hüküm olan savaşılması yasak olan dört aydan ve arapların savaşmak için bunları nasıl değiştirdiğinden bihaber ki “müslüman saldırganlı”ğından bahsetmektedir. Eğer biraz arap kaynaklarını araştırsaydı onların edebiyatının savaş, kahramanlık ve cömertlik üzerine kurulu olduğunu görür, gerçek saldırganların Mekkelilerin  olduğunu anlardı. Medine’ye göçen Mekkeli müslümanların ne ekecek verimli tarlaları ne de geniş gelir getirecek arazileri vardı ama kafirlerin anlamakta zorluk çektikleri ve kıyamete kadar da anlayamayacakları bir İslam kardeşliği vardı.
Eğer Hz. Peygamber’in gayesi ganimet ele geçirmek olsaydı bunu Medine’de yaşayan ve çok zengin olan ayrıca savaş konusunda da Mekkeliler kadar tecrübeli olmayan Yahudilerden başlaması daha mantıklı olurdu. Medine’de en verimli topraklarda yaşayan ve karlı işleri yapan onlardı.

8-“Her ne kadar Medineli müslümanlar onlara bir miktar yardım ediyorduysa da bu Muhammedin amacına ulaşması için yeterli bir maddi yardım değil idi, ancak karınları doyuyordu. Medine’de zor durumda idiler çünkü yeterli toprakları yoktu. Müslümanların büyük çoğunluğu fakirlerden oluşuyordu.”
8.1-Hz. Peygamber Muhacirlerle Ensar’ı kardeş ilan etmişti. Bu dünya tarihinin görmediği bir kardeşlikti. Medineli ensar mallarının yarısını Mekkeli muhacire verdi. Mütevazı bir hayat yaşayan ve bunu tavsiye eden Hz. Peygamber için ve müslümanlar için bu yeterliydi. Çünkü peygamberin risaletten önceki hayatı nasıl idiyse ölmeden önce ki yaşantısı da öyleydi.

Sonuç: Ne Bedir ne Uhud ne de Hendek savaşı saldırı amaçlı savaşlar değildi.

Hz.Muhammed ve Hz.Hatice Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
add a comment

1-Hz Hatice:40 yaşlarında iki çocuklu, dul.
1.1–25 yaşında genç, ahlaklı, namuslu, yakışıklı, Mekke’de aristokrat sayılan bir sülaleye mensup ve asil birisi olan Hz. Peygamber daha gençliğinde iken sadece zenginlerin üye olabildiği “Hılfu’l-fudul” derneğine  zengin olmadığı halde dürüstlüğünden, asaletinden ve haksızlıklara karşı oluşu nedeniyle kabul edilmişti, isteseydi genç, zengin birçok kızla evlenebilirdi. Eğer gayesi zenginlik, cinsellik, makam ya da bunların dışında bir şey olsaydı, ilk evliliğini niye Hz. Hatice gibi kendisinden büyük, iki defa evlenmiş dul ve iki çocuklu, yaşça kendisinden büyük birisiyle yapsın?
1.2-Eğer Hz. Muhammed a.s. Hatice ile sadece zengin olduğu için onunla evlenmişse, niye eşi tarafından kendisine hediye edilen köle Zeyd’i bile azat edip, onu üvey evlatlığa kabul etsin?
1.3-O toplumda, eşi Hatice’nin malını istediği gibi harcamak hakkına sahipken niye lüks ve israf içerisinde yaşamayı tercih edip sosyete içerisine katılmasın?

(Not: Hz. Muhammed a.s. ı zengin bir kadın olan Hz.Hatice ile evlenmekle ve onun parasını davası için kullanmakla itham eden dinsizler önce Marx’ın hayatını iyicene bir okusunlar. Marxı’n alman bir  tekstilcinin  büyük oğlu olan arkadaşı Engels’ten dava(!) adına özellikle İngiltere sürgününden sonra nasıl faydalandığını bir araştırsınlar.)
1.4-Ramazan ayı boyunca, Nur dağında ki Hira mağarasına çekilip murakabeye dalıp yanında götürdüğü azıkla yetinsin va genelde ömrü bu çerçevede geçsin?
1.5-Eğer eşinin parasını yemek için onunla evlendiyse, Saib’le niye iş ortaklığı yapsın, evlendikten sonra niye ticaretle uğraşmaya devam etsin?
1.6-Peygamber efendimiz, peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler, amcası Ebu Talib aracılığıyla peygamberimize şu teklifte bulunurlar: ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu davadan (yani İslam’ı anlatmaktan) vazgeç. Peygamberimiz onlara şu cevabı verir:
Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem”. Demiştir.
Mekke dönemi işkence ve zorlukla geçen Peygamber (a.s) Mekkelilerin “Seni başkan yapalım bu davadan vazgeç” tekliflerini niye kabul etmesin?

Hâlbuki bu teklifi kabul etseydi Mekke şehir devleti başkanı sıfatıyla istediği her şeye kolayca ulaşabilirdi. Ne kendisi ne de kendisine tabi olanlar ileride sıkıntı çekmezdi.
Kadın düşkünü olduğu iddia edilen Peygamber (a.s) “Seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim” teklifini kabul etseydi, istediğine çok daha kolay ulaşmaz mıydı?
1.7-Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin tüm malını ve kendisinin ticaretten kazandığını Allah yolunda dağıtmış, daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.

1.8- Kadını düşkünü(!) olduğu iddia edilen Hz. Peygamber, niye Hz. Hatice ile 25 sene yaşasın?
1.9- Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Hz. Hatice, peygamberimize : “Ey Muhammed ben yaşlandım, artık başka hanımla evlen” deyince “Böyle söyleme Hatice, üzülürüm.” Diyen Peygamber o zaman niye evlenmesin?
1.10-Hz. Peygamberin ölümünden sonra miras olarak bıraktığı tek şey “Fedek” arazisidir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamberin “Biz Peygamberler miras bırakmayız” hadisini naklederek o araziyi de devlet hazinesi olan “Beytü’l–Mâl”e almış ve halkın menfaatine sunmuştur.

1.11-Bir devlet başkanı olan ve zenginlik içinde yaşadığı ima edilmeye çalışılan Hz. Peygamber, vefat ettiğinde canı kadar sevdiği ve hayattaki tek kızı olan, Hz. Fatıma’ya niye hiç miras bırakmasın?
1.12-Hz. Fatıma’nın çeyizi: üç minderden başka, Saçaklı bir halı, İçi, hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el değirmeni, Bir tane su tulumu (kırba),Topraktan yapılmış bir su testisi, Meşinden yapılmış bir su bardağı, Bir elek, Bir havlu,  Tabaklanmamış bir koç postu, Eskiyip tüyü dökülmüş Yemen dokuması alacalı bir kilim,   Hurma yaprağından örülmüş bir sedir, Yemen işi alacalı iki elbise, Bir kadife yorgan, dan ibaretti.
Geceleri; üzerinde uyudukları, gündüzleri de, biraz kestirip uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. (İslam Tarihi, Asım KÖKSAL, 9/ 258, ibn-l Sa’d-Tabakat, c. 8, s. 8-25,  Diyarbekrî-Hamîs, c. 1, s. 463,) Kendi öz kızını Hz. Ali ile evlendiren Hz. Peygamberin kızına verdiği çeyiz bunlardan ibarettir.

1.13-“Genç yaşta yaşlı ama zengin Hatice’yle evlendi ve onun parasını yedi” diyenler için şu örnekler onun yaşantısını anlamaya yeter mi bilemeyiz:
Devlet başkanı sıfatıyla kendisine verilenler bir gün dahi kalmaz fakir ve ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Bunun örnekleri sayılamayacak çoktur.
Hazret-i Âişe’nin gelin olarak girdiği ve hayatının sonuna kadar yaşadığı hücre, Mescid-i Nebevî’nin Şam tarafına düşen, kapısı Mescide açılan, genişliği 6-7 arşından, duvarları kerpiçten, tavanı hurma bölmeleri ve yapraklarından ibaret, uzunca bir adam boyu yüksekliğinde bir kulübe idi. Yağmurun sızmasına mani olmak için tavanın üzerine yün tortusu örtülmüştü. Kapısı ardıç veya sac denilen bir ağaçtan veya örtüdendi. (Edebü’l-Müfred S. 202).
Bu mütevazı hücredeki eşya da: Bir sedir, bir hasır, bir kat yatak, bir yastık, un ve hurma koymak için iki çanak, bir su kabı, bir su bardağından ibaretti.

Ehl-i beyt’in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği de vâki değildi. Ekseriya hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mâce C. 2, S. 536).
Bazan ay geçer de bu mutavâzı hücrenin kandilinin ışıldadığı, baca­sının tüttüğü görülmezdi. (Müsned – İbn-i Hanbel C. 6, S. 217).
Rasûl-i Ekrem, Hazret-i Âişe’nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler, yahut Medine’li müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle iktifa olunurdu. (Müsned – İbn-i Han­bel C. 6, S. 49- 244).
Rasûl-i Ekrem’in irtihal buyurduğu gün, Hazret-i Âişe’nin evinde bir günlük yiyecek bile yoktu.
Hz. Âişe, iki kız çocuğu ile bir şey istemeğe gelen fakir bir kadına bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamış, onu da, ona vermiş­tir. (Edebü’l-Müfred S. 45).
Hicretin 9 uncu senesinde Medine’ye gelen mallar ve ganimetler son derece çoktu. Her taraftan Medine’ye zahire gönderiliyordu. Buna rağmen Rasûl-i Ekrem’in evindeki hayat tarzı değişmemiş, de­ğiştirilmemiştir.
Hayber’in fethinden sonra eşlerine tahsis olunan erzak dahi fakirlere tasadduk ve misafirlere ikram dolayısıyla vaktinden evvel tükenir, bazı günler ehl-i beyt aç kalırlardı.

Ehl-i beyt arasında emir ve reis kızları vardı. Bunlar, baba­larının veya eski kocalarının evlerinde müreffeh bir hayat geçirmişlerdi. Medine’de herkes az çok refah içinde yaşarken bunlar, kendilerinin sıkıntı içinde bırakılmalarına dayanamamışlar, başkaları kadar olsun müreffeh yaşatılmalarım istemişlerdi. Başkaları İçin hoş görülebilecek olan bu taleb ehl-i beyt için hoş görülemezdi. Onlar, maddî hayatın geçici zevklerinden kendilerini uzak tutabilecek dereceye yükselmekle mükellef birer fazilet ve feragat timsali idiler. Bunun için iki şıktan birini seçmekte serbest bırakıldılar: Ya dünyayı tercih edip Rasûl-i Ekrem’den ayrılacaklar yahut âhireti tercih ederek Hz. Peygamberin evinde kalacaklar, ikisini bir araya getiremeyeceklerdi.
Yüce Allah bunu Peygamberine, Ahzâb Sûresi’nin : “Ey Peygamber. Zevcelerine deki: Eğer sîz dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, geliniz size talak hakkınızı vereyim de hepinize güzel bir tarzda yol vereyim. Şayet Allah’ı ve Peygamber’inî ve âhiret yurdunu is­tiyorsanız şüphe yok ki Allah, sizden iyilik eden kadınlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.” Mealindeki 28 ve 29 uncu âyetleriyle tebliğ etti.

Hz. Peygamber, bu hususu Hazret-i Âişe’ye açıklayıp anne-babasına danışmadan karar vermemesini hatırlattığı zaman Hazret-i Âişe’nin cevabı şu idi: Ya Rasûlallah; ben, Allah’ı ve Rasûlullah’ı tercih ediyorum. (Tabakat’ı İbn-i Sâd C. 8, S. 47; Müsned C. 6, S. 185, Caetanin’nin İsnad ve İftiralarına cevap, A.KÖKSAL, s.52–53)
Batılı yazarlar, “Hz. Peygamber@ Mekke Dönemi’nde Peygamber’di. Medine’ye geldikten sonra ise hükümdar oldu” demektedirler. Ama gerçek şudur ki, bütün Arapları boyun eğdirip idaresine aldıktan sonra da Hz. Peygamber@ dünya nimetlerinden uzak kalmış, aç kalmış, her türlü imkân bulunmasına rağmen hükümdarlar gibi davranmamış, kendine dünya servetinden en ufak bir pay çıkarmamıştır. Sahih-i Buhari’nin Cihad bölümünde şöyle bir rivayet vardır: “Hz. Peygamber@ vefat edeceği sırada zırhı bir yahudinin evinde, üç ölçek arpa karşılığında rehin duruyordu. Vefat ettiği sırada üzerinde bulunan elbiseler de yamalıydı. Bu, öyle bir zaman, bu fırsat ve imkânlar öyle arkası kesilmeyen fırsat ve imkânlardı ki, bunlara normal devletler her zaman sahip olamazlardı. Suriye sınırlarından başlayarak Aden’e kadar bütün Arabistan fethedilmiş, Medine meydanı, altın ve gümüş akınına uğramıştı.”

Evde genellikle aç dururdu ve geceleyin çoğu kere Hz. Peygamber@ ve bütün ev halkı aç yatarlardı. “Hz. Peygamber@ peş peşe birçok geceyi aç geçirirdi. 0 ve ev halkı akşam yemeği bulamazlardı.”
Peş peşe her gün iki ay boyunca evinde ateş yanmadığı olurdu. (Hicretin yedinci yılında oruç farz kılındı diyerek Hz. Peygamberin fazla oruç tutmadığını ima eden cahillere ithaf olunur.) Hz. Aişe (ra) bir gün bu durumu anlatırken Urve b. Zübeyr, “Peki neyle geçiniyordunuz?” diye sorunca Hz. Aişe (ra), “Su ve hurmayla. Komşularımız ara sıra keçi sütü gönderirlerdi de içerdik” dedi. Hz. Aişe (ra) şöyle der: “Hayatı boyunca yani Medine’ye gelişinden vefat edinceye kadar geçen dönemde Hz. Peygamber@ hiçbir zaman üst üste iki vakit iyice doyarak yemek yemedi.”
Fedek, Hayber ve diğer savaşları anlatan hadisçiler ve siyer uzmanları, Hz. Peygamber @, buralardan gelen gelirlerden yıllık masraflarını alırdı, diye yazmaktadırlar. Bu rivayetlerin zahiri ile Hz. Peygamber’in@ yokluk içinde yaşaması çelişiyor gibi görünmesine rağmen her ikisi de doğrudur. Şüphesiz Allah Resulü @ gelirlerden geçimini temin edecek miktarı alıyor, geri kalanları fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Hatta kendisi için ayırdıklarını da daha sonra ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Hz. Peygamber’in @ açlık çektiği ve elinde avucunda hiçbir şey olmadığıyla ilgili olaylar hadislerde sıkça geçmektedir. Bir kaçı daha:

Bir gün Hz. Peygamber’in@ huzuruna bir adam geldi ve “Çok açım” dedi. Hz. Peygamber @ mübarek eşlerinden birine; ” Yiyecek bir şeyler gönder ” diye haberci gönderdi. Giden kişi döndüğünde, evde sudan başka bir şey olmadığı haberini getirdi. Hz. Peygamber @ diğer eşinin evine haber gönderdi, oradan da aynı cevap geldi. Kısacası sekiz-dokuz evden, sudan başka bir şeyin olmadığı haberi geldi.
Enes (ra) anlatır: “Bir gün Hz. Peygamber’in@ mübarek huzuruna geldiğimde Hz. Peygamber’in@ karnını bir kuşakla çok fazla sıktırarak bağlamış olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda oradakilerden biri, “Fazla acıktığı için” dedi.
Ebu Talha (ra) şöyle der: “Bir gün ben Hz. Peygamber’in @ mescidde kuru toprağa uzanmış, açlıktan kıvranarak bir o tarafına bir bu tarafına döndüğünü gördüm.”
Bir keresinde sahabe, Hz. Peygamber’in @ huzuruna gelip açlıktan yakındılar ve karınlarını açarak kuşaklarının altına bağladıkları taşları gösterdiler. Hz. Peygamber @ bunun üzerine açlıktan dolayı kendi karnına bir değil iki taş bağlamış olduğunu gösterdi.

Çoğu kere açlıktan dolayı sesi o kadar kısılırdı ki, sahabe durumunu anlarlardı. Bir gün Ebu Talha (ra) eve geldi ve eşine; “Yiyecek bir şey var mı? Az önce Hz. Peygamber’in @ açlıktan sesinin kısıldığını gördüm” dedi.
Bir gün çok acıkmış olarak tam öğle vakti evden çıktı. Yolda Ebu Bekir ve Ömer (ra) ile karşılaştı. 0 ikisi de açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Allah @ hepsini alarak Ebu Eyyüb el-Ensari’nin (ra) evine gitti. Ebu Eyyüb el-Ensari, Hz. Peygamber @ için daima hazır süt bulundururdu. 0 gün gelmesi gecikince sütü çocuklara içirmişti. Eşi haber alınca dışarı çıktı ve “Allah Resulü hoş geldi” dedi. Allah Resulü, Ebu Eyyüb’un nerede olduğunu sordu. Hurmalık yakın olduğu için Ebu Eyyüb el-Ensari sesi duyarak koştu geldi ve “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Bu vakit, Allah Resulü’nün geldiği vakit değil” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber @ durumu anlattı. Ebu Eyyüb el-Ensari hurmalığa giderek bir salkım hurma koparıp getirdi ve “Şimdi et hazırlatıyorum” dedi. Hemen bir keçi kesti, yarısını tas kebap şeklinde yarısını da ateşte kızartarak pişirdi. Yemeği Hz. Peygamber’in @ önüne koyunca Allah Resulü @: ” Bir parça ekmek üzerine az miktarda et koyarak Fatıma’ya gönder. Birkaç günden beri bir şey yemek nasip olmadı ” buyurdu. Sonra ashabıyla birlikte yemeği yedi. Birkaç çeşit yemeği görünce gözlerinden yaşlar boşandı ve: “Allah Teala’nın: “(Verdiğim) nimetlerden Kıyamet günü hesaba çekileceksiniz ” (Tekasür 102/8) buyurduğu işte bunlardır ” buyurdu.
Çoğu kere öyle olurdu ki, Hz. Peygamber @ sabahleyin mübarek eşlerinin yanına gelir ve “Bugün yiyecek bir şeyler var mı ?” diye sorardı. Onlar, “Yok” derlerse Hz. Peygamber @, “Öyleyse ben de oruçluyum” buyururdu.(Son Peygamber, Nedvi, 621–623)

İnsanlar, inanmak ya da kâfir olmakta serbesttir ama hiç kimsenin kendini alleme-i cihan gibi gösterip, olayları olduğundan daha farklı göstererek, hatta çarpıtarak, cehennemde kendisine dostluk(?) yapacak insan sayısını artırma hakkı yoktur.

Buna rağmen insanlar inanmamakta kendilerine sapkın insanları önder seçmek istiyorlarsa “canları cehenneme”

Hz.İbrahimin babası azer mi tareh mi ? Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ateist yazarlara cevaplar.
2 comments

Turanın mı yoksa başka bir kafirin mi yazdığı belli olmayan bir karalamada Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitap­ları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğünü” yazmaktadır.

1.1- Hz. İbrahim’in babasının isminin ne olduğundan önce şunu belirtmek gerekir ki; Azer değil doğrusu Âzer, Terah değil doğrusu Târeh tır.

1.2- Kâfir Turan ya da bu yazıyı karalayan dinsiz her kimse kendisiyle çelişkiye düşmüş, inanmadığı Tevrat’tan delil getirerek Kur’anı Kerimin Hz. Muhammed tarafından yazıldığını güya ispat etmeye çalışmıştır. Tevrat’ın bu konudaki ayetine güvenmesine, inanmasına sevk eden şey acaba İslam düşmanlığı mı, kendi düşüncesini/doğrusunu bulduğu her malzemeyi kullanarak başkasına kabul ettirmek mi yoksa gizli bir Yahudi olması mıdır? İslam düşmanı ve makyavelist olduğu gün gibi aşikâr da acaba gizli bir yahudiyse Tevrat’ın diğer hükümlerini de kabul etmekte midir? İşte burası müşkül.

1.3-İçerisinde “Hani İbrahim babası Âzer’e, “Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorumdemişti.” Ayetleri de bulunan En’am suresi Mekkî bir suredir. Anlaşılan yazar bilmiyor, biz söyleyelim bu sure Mekke’de inmiştir. Mekke de Yahudi yoktur. Yani yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum söz konusu bile değildir.

1.4- “Bu yanlışlık, Muhammed’in Yahudi kaynaklarından yaptığı alıntılarla ilgilidir. Öyle anlaşılıyor ki Mu­hammed, Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitap­ları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düşmüştür.” Diyerek bir “muhtemelli” kafa karıştırma yoluna gitmekteler. İyi de Medine de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir… gibi Yahudi kabileleri varken niye hiç bir Yahudi buna itiraz etmedi “sen bunu bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın demedi” onların kafası çalışmıyor da bizim kafirlerin mi çalışıyor? Anlaşılan bu kafirler Tevrat’ı ve Talmud’u Yahudilerden daha iyi biliyor.

Kâfirler şunu bilsinler ki Kur’an, Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e vahyidir. Onda çelişki yoktur, çelişki vardır diyenlerin çelişkisi Kur’anı, sünneti bilmemesinden “nefislerini ilah edinmesinden” kaynaklanan problemleridir.

Günümüze kadar nice dinsiz, âlim olsun cahil olsun İslamla şereflenmiş ve geçmişine süpürge değil sünger çekmiştir. Müslümanlardan cahil olup ta İslam’ı terk eden olmuşsa da âlimlerden İslam’ı terk eden olmamıştır. İlkokul mezunu olup ilmi hiçbir kariyeri olmayan biraz arapça okumuş kendini âlim olarak pazarlayan cühela takımı konumuz dışındadır.

Hz.İbrahimin babasının isminin ne olduğu; bulunabilmişse ya tarihi vesikalarla ya arkeolojik kazılarda elde edilen bulgularla –ki doğru bulgulara ulaşılabilmişse, daha sonra bulunacak bir bilgi önceki tüm bilgileri sıfırlayacaktır- ya dini metinlerle yada ismin anlamı ve kökeni üzerinden hareket edilerek bilinebilir.

2.1- “İbrahim babası Âzer’e, putları ilâh olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu, ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti” (el-En’âm, 6/74).

Hz. İbrahim, Hz. Muhammed (s.a.s.)’ın ecdadındandır. Çünkü İbrahim (a.s.), oğlu İsmail’i Filistin’den Hicaza getirmiş; Nûh tufanından sonra izi kaybolan bugünkü Kâbe’nin bulunduğu yerde, Hacer’le birlikte bırakmıştır. Daha sonra oraya gelip yerleşen Cürhümî kabilesi ve İsmail (a.s.)’ın nesli Mekke’nin ilk yerlileri olmuştur. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) de Mekke’de İsmail (a.s.)’ın, dolayısıyla Hz. İbrahim’in torunlarından olarak dünyaya gelmiştir.

Muhammed b. İshak, “Âzer, Hz. İbrahim’in babasıdır ve Kûfe çevresinde “Kûsâ” köyü halkındandır” demiştir (Tefsîru’t-Taberî). Ebû Hayyân tefsirinde; Âzer’in, marangoz, yıldız bilimci ve mühendis olduğunu ve Nemrud’un da yıldızlara ve hendeseye özel merakı bulunması nedeniyle, ona ayrı bir değer verdiğini belirtir.

Nemrud; kendisini ilâh ilân etmiş ve kavmi ona ibadet etmeye başlamıştı. Bu arada inandıkları ilâhları temsil etmek üzere puthanede de putlar vardı. İbrahim (a.s.)’ın babası Âzer de Nemrud tarafından bu puthaneye görevli tayin edilmişti.

Sa’lebî’nin naklettiğine göre, daha önce adı Tarah iken, puthanede adı Âzer’e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 126). İbrahim (a.s.)’ın babasını inancından dolayı tenkit etmesi, onu hak dine çağırması adaba aykırı değildir. Çünkü evlâdın ana-babaya itaat veya karşı gelme ölçüsü şu ayette belirtilmiştir: “Ana-baban, hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için baskı yaparlarsa, onlara boyun eğme ve dünyada onlara iyilikle muamele et” (Ankebût, 29/8). Hz. İbrahim’in davranışı bu ayetin hükmü dışında bir davranış değildir.

Hz. İbrahim (a.s.)’ın babası. Kur’an’da “Âzer” ismiyle zikredilir. Tarih kaynaklarında İbrahim (a.s.)’in babasının Süryânîce “Târeh” olduğu belirtilir. Buna göre, Yakup peygamberin bir diğer isminin de İsrail olması gibi, biri isim diğeri lâkap olmak üzere “Âzer ve Târeh ” aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Bazıları “Âzer” in çok yaşlı ihtiyar anlamına geldiğini veya bir put ismi olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Târeh’in, İbrahim (a.s.)’ın babası, Âzer’in ise amcası olduğunu ifade eden görüşler de vardır. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 126) Çünkü arapça da “Baba” kelimesi olan“Ebün” kelimesi aynı zamanda “Amca” anlamına da gelmektedir.

Not: “ Daha ayrıntılı bilgi için T.D.V. İslam Ansiklopedisi ve Şamil İslam ansiklopedisine bakılabilir.

Allah bizi yaratırken bize fikrimizi neden sormadı ? Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Diğer yazılar.
4 comments

Gecenlerde mustafa islamoglu ustanın makalelerinde gözüme ilişti bu soruya olan cevabı.bence bu soruya verilmiş en etkili cevaptı diye dusunuyorum.Tuylerim diken diken oldu okurken.buyrun bir ateistin sorusu ve mustafa islamoglu üstadın cevabı

Esselamü Aleyküm Hocam,

Yaklaşık 10 yıldır tefsir derslerinize bir talebe titizliği ile katılmaktayım. Belki derslerinizde açıklamasını yapmış olduğunuz ama benim toparlamayı beceremediğim bir konuda tıkandım ve yardımınıza ihtiyacım var.

Fıtraten temiz vicdanlı ve ahlaklı, bu güne kadar kendisine Rabb’imin âyetleri ulaştırılmadığı için Rabb’imle tanışma ve kaynaşma fırsatını bulamamış bir dostum ile sık sık O’nu tanımak adına sohbetler yapıyorduk. En son sohbetimizde sizin Maun Sûresi’nin tefsirinde anlatmış olduğunuz ‘din’ kelimesinin izahını kendisine dinlettim. Kendisi dinledikten sonra biraz da çekinerek; yani Allah (cc)’a karşı bir saygısızlık yapmaktan da korkarak, iyi niyetle, kafasına takılan bir soru sordu bana! Üzgünüm hocam, talebeniz olarak tıkanıp kaldım, aslında utanıyorum.

Din kelimesinin anlamının borçluluk olduğunu çünkü sahip olduğumuz herşeyi Allah’ın bize verdiğini konuşurken, kendisi şöyle dedi:

Ama birisinden borç alırken biz borç almak isteriz, talep ederiz. O da verir.

Bu dünyaya gelirken Allah bize sorsaydı ‘Ey kulum sana herşeyi vereceğim ve dünyada imtihan edeceğim’ diye belki de ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. Şu anda bizim fikrimiz alınmadan, biz istemeden borçlu duruma düşürüldük’ dedi.

Bu düşüncenin yamuk tarafı neresi? Ben ona ne yanıt verebilirdim?

Bu mesele kafamı çok meşkul etti. Bir yanıt verememek, donup kalmak beni çok rahatsız etti. Bu yüzden açıkçası bu konuda çok fazla emek sarfetmeden, alın ve zihin teri dökmeden size başvurdum. Belki de kendimi bu konuyu vahyin ışığında çözmek için yeterli görmüyorum. Bir an önce doğru bakış açısını öğrenip ona ulaştırmak istedim.

Takıldığım bu nokta belki de çok basit bir nokta da ben uzaktan bakıp göremiyorum. Belki de sizi çok gereksiz bir şey için meşgul etmiş oluyorum. Eğer öyleyse hakkınızı helal edin.

Yine de Rabb’ime kendisini tanıyıp sevebileceğim bir bilinç (az ya da çok) verdiği için şükürler olsun.

Allah sizden razı olsun. Hep yolunuzu dosdoğru yol üzere kılsın.

Aziz hanımefendi, kerim bacım,
Selam verir, hürmet eder, dua ederim dünümüz, günümüz ve meçhul sonumuz için… Ve dua dilenirim tüm bu şeyler için. Emma ba’d…

1. Bu sual yanlış: Ontolojik açıdan yanlış. Zira sual sahibi Allah-kul ilişkisini “insan-insan” ilişkisi üzerinden yargılıyor. Önyargılı bir yargı… Oysaki Allah ile insan ontolojik/varoluşsal açıdan farklı düzlemdedirler. Allah yaratan insan yaratılandır. Borçluluk ilişkisi de insan-insan düşleminden bakarak anlaşılamaz.
2. Bu sual kendi içinde çelişki taşıyor. Diyor ki: “biz birinden borç talep ederiz o da verir, ama biz Allah’tan talep etmediğimiz halde verdi…”
Peki, biz birinden borcu ne ile talep ederniz? Söz, dil, ses, konuşma yetisi ve bütün bunların ardında yatan “irade” ile değil mi?
Burada üç soruya cevap vermeli soru sahibi:
1. İrade’yi dahi borçlusun ey insan? O irade sana verilmeden önce hangi iradeyle talepte bulunmayı düşünüyordun? Baksana bu itirazı yapmak için kullanıdğın tüm araçlar ona ait. Ona itirazda tutarlı olmak için, onun emanet ettiği araçlar dışında kullanacağım araçlar bul, onları kullan ki tutarlı olasın. Yoksa bu tutarlı olur mu?
2. İrade verildikten sonra talepte bulunduk diyelim: Bu da azim bir yüzsüzlük ve çelişki olmaz mıydı: Madem “benim sana neyi vereceğim hakkında irade yürütüyorsun, o zaman samimi olsaydın da, bu yürütmeye sana verdiğim “irade”yi de dahil etseydin ya? Onu niçin “kazanılmış hak” veya “baba mirası gibi görüyorsun? Bu, aslında sana zihninin kurduğu bir tuzak değil midir?

3. Ey sualinde “Belki ben imtihanı başaramamaktan korktuğum için ondan borç almak istemeyecektim. Şu anda fikrimiz alınmadan biz istemeden borçlu durumuna düşürüldük” cümlesini Kur’an kul! Sadece bu iki cümle içerisinde 19 kelime var. Bunlardan tam yedi tane kelime soruyu temelden tutarsız hale getiriyor. O kelimeler şunlar: “ben”, “almak”, “isteyecektim”, “bizim”, “fikrimiz”, “biz, “istemeden”… Mesela “ben” diyorsun? Ben ile kastettiğin kendi varlığını hangi delile dayanarak ve ne cür’etle “borç” dışında tutuyorsun? Mesela “almak” ve “istemekten” söz ediyorsun. İyi ama isteme yetisinin kendisi borç değil mi? “fikrimiz” diyordun. O var etmeden önce sen yoktun ki, bir fikrin olsun. Dolayısıyla “fikrimiz” derken, gördüğün gibi ey kul, daha varlığınız öncesine bile fikren ulaşmakta acizlikler içindesin ve bu gayet doğaldır. Çünkü kendi yokluğun haline kendini inandıramıyor, öyle bir dili kurmakta acze düşüyorsun. Bu dilinin ve düşüncenin varlığının öncesinde yokluğuna gitmekten dahi aciz olduğunu görmeyip, böyle bir soruyu sormaya seni cür’et ettiren gerçek sebep nedir, meselenin can alıcı nokttasını teşkil eden bu soruya açık yüreklilikle vicdanında cevap bulmaya ve o cevabı diline dökmeye hazır mısın?
a) Mantık hatası olan sorulara doğru cevap verilemeyeceği

b) Yukarıda dile getirdiğimiz ve zamanım olmadığı için dahasını yazamadığım iç çelişkilerle lebaleb malul olduğu için bu soru “cevaplanamazdır“. Cevaplanması için yukarıda dile getirdiğim illet ve arızalardan halas olması elzemdir. O illet ve arızalardan halas olduğunda sonuç ne mi olur?
el-cevap: Ortada soru kalmaz, sadece “sorun” kalır, soru sahibinin “kendisiyle, hakikatle ve sahib-i hakikisi olan Allah’la olan sorunu”.
Rabb’im bizi vehmimizin tumturaklı tuzaklarından korusun.

Kuranda başörtüsü kavramı Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Ayetler ve tefsiri.
2 comments

Önce Kur’an’ın hatırlattığı ilkeleri hatırlayalım:

1. “Bilmediğin şeyi savunma! Şüphe yok ki kulak, göz ve gönül; bunların hepsi elbet savunduklarından dolayı sorumludur.”

2. “Bilmiyorsanız zikir/Kur’an ehline sorunuz.”

3. “Allah’a kulları içinde gereği gibi saygı duyanlar bilenlerdir.”

Bu köşede yazdığım Kur’an eksenli yazılara gelen tepkileri üçe ayırabiliriz.

1. Bilenlerin tepkileri.

2. Bilmediğini bilenlerin tepkileri.

3. Bildiğini zannedenlerin tepkileri.

Bu üçüncüsünü de kendi içinde üçe ayırabiliriz:

1. Bildiğini zanneden samimi tipler.

2. Tüm cehaleti cesaretinden kaynaklanan bilgiç tipler.

3. Haddini bilmez tipler.

Son ikisine hiç cevap vermedim. Zira cevap soru sorana, bilmediğini bilene, haddini bilene verilir, bir. Cevap bilginin kıymetini takdir edene, öğrenmek isteyene, verilir, iki. Cevap, üretildiği kökün de delalet ettiği gibi (cevb “kesmek” demektir), doğrusunu öğrenince sesini kesecek olana verilir.

Bildiğini zanneden ama bilmeyen, bildiğini de yanlış bilen samimi tiplere cevap vermeye çalıştım. Samimiyeti kendi başına bir değer bildim. “Din samimiyettir” diyen Hz. Peygamber idi.

Bugünkü köşeme bildiğini zanneden ama yanlış bilen bir okurumun, bir önceki yazıma ilişkin yazısını alacağım. Yer darlığından dolayı yazının doğrudan yazımı ilgilendiren kısımlarına yer vereceğim. Okur bu yazısını internette yayımlamış ve bana da bir giriş ekleyerek yollamış. Virgülüne dokunmadan aldım. İmla hataları okura aittir:


“Sayın Hocaoğlu, önce Allah’ın selamı üzerinize olsun diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Ben 50 yaşında bir emekli bir vatandaşım. Amacım yanlız ve yanlız Rabbim in gerçek yolunu Kuran’dan bulmaya çalışmaktır. Yaradan’ın ayetleri sonunda söyledikleri şu sözler beni gerçekten düşünmeye ve araştırmaya yönlendirdi.


/…/ Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. “Arapçada kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı “hımar” değil “mikna” ve “nasıyf”tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın “mikna(çoğulu mekani)” ve “nasıyfın” hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır.” Allah eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi “hımarürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi: Böylece “res” kelimesi ile baş bölgesi vurgulanır ve örtü kelimesi olan “hımar” ile beraber başörtüsü net bir şekilde anlaşılırdı. Nitekim abdest alınmasıyla ilgili ayette başın sıvazlanması söylenirken, baş kelimesi Arapça karşılığı ‘res’ ile vurgulanır. Gelelim ayette anlatılmak istenen asıl konuya. Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen ‘cuub’ kelimesi hem bu ayette kapanılacak bölgeyi belirtmek için, hem Hz. Musa’nın yaka açığına elini soktuğunu belirten ayetlerde geçer.) /…/


Sami Hocaoğlu beyefendi hımar kelimesine birden fazla anlamlar vererek hem başörtüsü hem de örtü anlamının olduğunu yazmış. Bu fikri düşündüğünüzde Yaradan ın ayetlerini açık ve anlaşılır gönderdim sözlerine uymuyor. Nedeni her isteyen istediği anlama çekecektir de ondan günümüzde olduğu gibi. Bu görüşü konuşmaya devam edelim. Bu ayette anlatmak istenen şey başın örtülme emri değil peki neresi? Göğüs kısmını örtünüz diyor Rabbim. O zaman koskoca Kuran da Allah kadınlar başını örtmelidir diye bir tek ayet yazmayacak da bu ayette göğsünü örtmelidir ayetindeki bir kelimeye başörtüsü ismi takarak İşte bakınnnnn Allah kadının başını örtmelidir demek istiyor aslında bu ayette diyeceksiniz öylemi kardeşlerim. Yaradan eğer kadın başının örtülmesini isteseydi hiç kuşkusuz kadın başını örtmelidir derdi dostlarım, Çünkü Kuran ben böyle açıkça yazarım diyor dolaylı ima etmem diyor birçok ayetinde. Yukarıda yazdığım onca ayetin hiç mi hükmü yok sizce. Hiç ama hiç başını örtmeli kelimesi dahi geçmediği halde. Peki, ayetlerinde hani Rabbim yemin ederek; Yemin olsun ki, biz bu Kuran’da insanlar için her türlü örneği verdik. Diyordu. Ama kadın saçını göstermesin örtsün diyen ayetler nerede? Hani Rabbim; Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Diyerek bizlere açıklık getiriyordu. Hani öğüt alınması için kolaylaştırdık sözleri unutuldu mu dostlar. Ben isterseniz bir ayeti daha hatırlatayım sizlere; Zühruf Suresi 44 Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız. Bakın ne diyor Yaradan bu kitaptan sorumlusunuz. Bu kitaptan sorumlusunuz diyen Rabbim bizlerin birbirine düşmesi için mi acaba kadın başını örtmelidir namehremdir demeyi açıkca yazmamıştır dersiniz (HAŞA).”


Sahibi samimi görünüyor. Fakat samimiyetin tek başına yetmediğini de biliyorum.

“Aleyküm selam” sevgili okurum. Sabırla cevaplayacağım. Bu kadar karışık kafa sağlığa zararlıdır. Kafaları karıştırmak için akla atılan taşı çıkarmak, kör kuyuya atılan taşı çıkarmaktan bin kat daha zordur, bilirim. Umarım “kitabına uydurmak isteyen” biriyle değil de “kitaba uymak isteyen” biriyle karşı karşıyayımdır.

“Amacım yalnızca rabbimin gerçek yolunu Kur’an’dan bulmaktır” diyen bir okurunuz varsa, ciddiye alırsınız değil mi? Ben de, o dinini ciddiye aldığı için onu ciddiye aldım. Bu okur şöyle diyor:

Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. “Arapçada kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı “hımar” değil “mikna” (doğrusu mikne’a SH) ve “nasıyf”tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın “mikna(çoğulu mekani)” ve “nasıyfın” hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır.”  Allah eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi “hımarürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi”

Bunlar, başkalarının kesesinden harcanan yalan-yanlış paketi sevgili okur. Kimin kesesinden almışsanız dolmuşa binmişsiniz. Buna, Kur’an’a uymak yerine Kur’an’ı kendinize uydurma sonucunda düştüğünüz çelişkiler de eklenince, iş içinden çıkılmaz olmuş.

Dert şu: Hımar ile başın örtülmesi kastedilseydi, içinde “baş” kelimesi geçerdi!

Peki, bu durumda bir önceki cümlede hanımların başlarına örttüğü şeyin adının “mikne’a” ve “nasif” olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Nerede bunların içinde baş?

Kişi hiçbir şey bilmese de haddini bilecek. “Hangi sözlüğü bakılırsa bakılsın” iddiası yapacak bir kişinin, asgariden sözlüklere bakması lazım. Baksaydı ne görürdü?

Tabi ki, Arapça’da kadınların kullandığı örtü mikna (doğrusu mikne’a) ve nasif’ten ibaret olmadığını. Şöyle ortalama bir Kur’an talebesi olsaydı, sözlükte şunları görürdü:

1. Burka’ (veya burku’): Bütün yüzü örter. (Erkeğin kullandığına kına’ denir).

2. Nikab: Bütün yüzü örtmeyip iki gözden birini açarak bağlanan başörtüsüdür.

3. Lifâm: Her iki gözü de burun üstünden itibaren açık bırakan başörtüsüdür.

4. Lisâm: Burun açıkta kalacak şekilde ağız üstünden örtülen örtüdür.

5. Hımar: Yüz hariç başın ve boynun tamamını örten ve Kur’an’da emredilen örtüdür.

6. Nasîf: Hımar’ın daha büyüğü, Anadolu’daki “atkı”ya benzer başörtüsüdür.

7. Mikne’a: Nasif’ten daha büyük olup bel altına kadar uzanan başörtüsüdür.

8. Cilbab: Yüz hariç baştan ayağa her tarafı örten örtüdür.

Hımar, lugat olarak tereddütsüz başla ilgilidir. İçki’ye de aklı örttüğü için aynı kökten “hamr” denilmiştir. İkisi arasındaki ortak nokta “baş” ile ilgili olmasıdır. Mesela küfr de “örtmek” demektir. Ama başa veya akla değil, kalbe nisbet edildiği için farklı kökten kullanılmıştır.

“Hani bunun içinde baş?” sorusu kasıtlı bir tahrif ve saptırma amacı taşımıyorsa, cehaletin daniskasıdır. Yukarıda Arapçada kullanılan tüm başörtüsü isimleri sıralanmıştır. Hiçbirinin içinde “baş” yoktur. Olmasına gerek de yoktur. Türkçede de bu böyledir: Yazma, yaşmak, atkı, bürgü, bürümcek, çarşaf, çar, yağlık, eşarp, tülbent… Bunların tümü de bacak değil başı örter ve içinde “baş” geçmez. Hoş Arapçada na’leyn, huffeteyn, cevrabeyn de ayağa giyilirler, ama içinde “ayak” geçmez. “Hani bunun ayağı?” diyerek bunların ayağa giyilmediğini söylemek ne kadar ciddi ise, “Hani bunun başı?” sorusu da o kadar ciddidir.

Okurumun cebinden harcadığı “kitabına uyduranlar” takımı ne diyor: “Hımar başı örtmez, göğüsleri örter?

Yani? Yanisi şu: Hımar başörtüsü değil, göğüs örtüsüdür.

Peki, aynı mantıkla sormak gerekmez mi: Bir: Nerede bunun içinde göğüs? İki: Sen, örtü ayeti inmeden kadınların göğsü açık gezdiğini söylemiş oluyorsun, haberin var mı?

Bir alıntı daha yapalım “tüm maksadım Kur’an’ı anlamak” diyen okurumuzdan: Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen ‘cuub’ (doğrusu “cuyub” SH) kelimesi hem bu ayette kapanılacak..”

Ey sevgili okur! Kur’an tüm âşıklarına önce haddini bilmeyi öğretir. Çünkü Kur’an haddini bilmezliği “cahiliye” olarak adlandırır ve ebediyen mahkûm eder. Zaten başörtüsü emrini de “haddini bilmezlik çağı” ile “Allah’a kayıtsız şartsız teslim olan insan” anlamındaki “Müslüman” kadına bir kişilik ve kimlik kazandırmak için emreder. Aynı zamanda O’nun “Rabbimin emri başım gözüm üstüne!” deyip demeyeceğini imtihan için emreder.

Ceyb; “aralık, açıklık, yırtık, yırtmaç, kesik, kopuk” anlamlarının tamamını kapsar. Başta aynı kökten türetilmiş olan “cep” olmak üzere, “açık yerler, göğüs yırtmacı, yaka açığı, kol açığı, elbise yırtığı”, hülasa elbisenin tek parmağın içine gireceği tüm açık yerlerine denir. Hatta Kur’an, Semud kavminin kayaları yararak vadi oymasını da aynı kökten (cabu’s-sahr) bir kelimeyle ifade eder. Soruyu zihinden “kesip” attığı için “cevab” da aynı köktendir.

Nur 31. ayetin başörtüsünü emreden cümlesi aslında neyi emretmektedir?

Açık ve net olarak şunu: Cahiliye döneminde bir aksesuar olarak başın üzerinden sırta atılan örtüyü bütün bir boynu ve gerdanı da kapatacak şekilde mazbutça örtmeyi.

Tabiî ki bu emir Allah’ın kitabına uyacaklar içindir. Kitaba uymak yerine kitabına uydurmaya ne gerek var? Yalan yanlış türrehatı yayıp vebale girmeye ne gerek var?

Unutmayalım İslam “teslim almak” değil “teslim olmak” manasına gelir.

Bektaşi hikâyesini herkes bilir: Hocanın biri Bektaşi’ye “Niçin namaz kılmıyorsun?” der ve “Kur’an öyle emrediyor” cevabını alır. “Allah Allah, nerede emrediyor?” deyince, Bektaşi pişkin pişkin cevabı yapıştırır: “Lâ takrabu’s-salat” (namaza yaklaşmayın) demiyor mu?” Hoca itiraz eder: “Devamını da okusana?” Maksadı kitaba değil kitabına uydurmak olan Bektaşi kaçamak yapar: “Ben hafız değilim.”

Bu fıkrada dile gelen gerçek şu: İnsanın derdi hakikate uymak değil de hakikati kendisine uydurmaksa, Kur’an’ı bile buna alet eder. Bu yeni bir şey değil. Bazen kasıtsız, bazen kasıtlı yapılır bu. Daha sahabe döneminden bunun örneklerini biliyoruz.

Hz. Ömer’in hilafeti döneminde iki kafadar kafayı çekmiş, hesabını soranlara da Maide 93’ü göstermişti. Yine aynı dönemde bir kadın erkek kölesiyle zina yapmış, bunu nasıl yaptığını soranlara Mearic 30’u delil göstermişti.

Hariciler siyasi muhaliflerinin bebelerini öldürüyorlar, bunun delilini soranlara Kehf suresinin 74. ayetini okuyorlardı. Yine aynı zümre Hz. Ali’yi dinden dönmekle suçlayıp katlederken, Yusuf suresinin 40. ayetini delil getirdiler.

Bir zamanlar biriyle karşılaştım. Kıldığımız namazların Kur’an’ın emrettiği namaz olmadığını söylüyordu. Kur’an’ın emrettiği namazın nasıl kılınacağını sordum. Ayağa kalktı, kıbleye döndü, Fatiha’yı okudu, “İşte bu kadar” dedi. Yine bir zamanlar da bir grup esrarkeş münakaşa etmişler. Ellerine Mushaf’ı alıp “Esrar’ı haram kılan ayeti bize göster” diye yanıma gelmişlerdi.

Görüyorsunuz, iş çığırından çıkınca ortalık çamurdan geçilmez oluyor.

Başörtüsünün farziyyeti konusunda da mesele işte bu düzeyde ele alınıyor. Dini bir meseleyi konuşmanın bir usulü, üslubu ve adabı olduğu hatırlanmıyor. İnsanlar bozulan musluklarını tamir ettirmek için berbere gitmezken, iş dine gelince ilme ve ihtisasa hürmeti kimse hatırlamıyor. “Bilmiyorsanız Kur’an’ı (zikr) bilenlere sorun?” diyen Kur’an değilmiş gibi davranılıyor.

Kur’an’ın ortaya koyduğu bir hüküm yalnız lafızdan yola çıkılarak anlaşılamaz. Ona mana ve maksadı da eklemek şarttır. Maksadı öğrenmek için ise: 1) O konudaki tüm ayetleri iç ve dış bağlamlarından koparmadan tümevarım yöntemiyle okumaya tâbi tutmak; 2) Ahlakı Kur’an olan Hz. Peygamber’in o Kur’anî hükmü hayata nasıl tatbik ettiğini bilmek; 3) O hükmün tatbik edildiği nüzul ortamını bilmek şarttır.

Kur’an başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Başı manayı, ayakları lafzı, bastığı yer dış bağlamı/olguyu, baktığı yer teşri yönünü gösterir.

Geçen haddini bilmez bir tv programcısı, resmen Nur 31’den önce kadınların göğüsleri açık, hatta çıplak gezdiklerini söylüyordu. Buna da delil olarak Kâbe’yi çıplak tavaf etme geleneğini gösteriyordu.

Birincisi bu nadir bir haldi, yaygın bir uygulama değildi. İkincisi, hiçbir Mekkeli Kâbe’yi hiçbir zaman çıplak tavaf etmedi. Onlar Fil olayından sonra kendilerini “Allah’ın halkı” ilan ettiler ve “hums” adını verdiler. Dışardan gelmiş insanlara “hılli” adını verdiler. Bir hılli Kâbe’yi kendi elbisesiyle değil, “hums”tan birinin elbisesiyle tavaf etmeliydi. Böylece bir elbise kiralama sektörü doğdu. Çıplak tavaf, yalnızca elbise kiralayacak gücü olmayanlarla sınırlı nadir bir uygulamaydı. Buradan örtüsüzlüğe ne çıkar? Hiç!

Nur 31’de emredilen başörtüsü değil de ğöğüs ya da omuz örtüsü diyenler, bu ayet geldiğinde mümin hanımların göğüsleri açıkta gezdiğini söylemiş oluyorlar. Bu ayet zaten var olan örtünün doğru kullanılmasını emrediyor. Onları yanıltan, ayet geldiğinde kadınların başörtüsünü hiç tanımadıkları ön kabulüdür.

Oysa ki nüzul ortamında örtü yaygın olarak kullanılıyordu. Örtü hürriyet ve saygınlık alametiydi. Hz. Hatice Hz. Peygamber ile evlendiğinde örtülüydü. Örtünün o kadar saygın bir yeri vardı ki, bir kadının başörtüsüyle kesilen savaşlardan söz eder kaynaklar. Muhabbar sahibi şöyle bir olay anlatır: Ümmü Kırfe bt. Rebi’a b. Bedr, Malik oğullarından saygın bir kadındı. Ğatafan’dan iki ordu savaş için karşı karşıya geldi. Tam savaş başlayacaktı ki, bu kadın başörtüsünü iki ordu arasına astırarak savaşı önledi (be’aset hımârahâ fe’ullika beynehum fe’stalehû).

Kur’an “elbise”yi tıpkı ayet gibi Ademoğlu’na “inzal edilen” bir nimet olarak takdim eder (7:26). Giyinmekten maksadın cinselliği örtmek olduğunu, cinselliğin özel bir alan olduğunu dile getirir (7:25). Örtünmenin temelinde cinselliğin kamuya açılmaması ilkesi yatar. Örtünme emri, kadın-erkek ilişkisinin cinsiyet değil şahsiyet üzerinden gerçekleşmesi içindir. İlişkinin zehirlenmemesi içindir.

Örtünmenin sınırlarını koyan, kadını da erkeği de yaratandır. O yarattığını bilir. Mesele O’na güven meselesidir. Zaten imanın ahlaki tanımı “Allah’a güven” değil midir?

Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Peki, o sınırı kim koyacak? İslam bu soruya “Allah” diyor. Müslüman, buna iman edip Allah’ın hükmüne teslim olan demektir. Gerisi mi? Gerisi, Kur’an’ın (49:16) ifadesiyle “Allah’a din öğretmeye kalkmaktır”. Neden kadın? Neden saç?

Yazan: Musfata İSLAMOĞLU


Toprak mı su mu çamur mu ? Nisan 4, 2010

Posted by gercekdinbudur in Diğer yazılar.
add a comment

Ateist cevreler mal bulmuş magribi gibi yüce kitabımız kur’an-ı kerimde insanın yaratılış maddesi olarak çamur mu toprak mı su mu yada nutfe mi yada kan pıhtısından mı yaratıldıgı konusunda bilimsellikten bihaber düşünerek kuranı karalamaya çalışmaktadırlar.

Halbuki bu cevre,bilimsellikten hiç ödün vermezler ama nedense burada bu soylenen her maddenin içindeki içeriklerin diğerinde de aynılarının bulundugunu hiç düşünmezler.Eee ne demişler ateist aklı o kadar çalışır.yoksa nerden kendine koz bulsun değil mi J şimdi maddelerimizi birbir inceleyelim bakalım kimyalarında neler varmış.

TOPRAK:

Dünyadaki canlı, cansız bütün varlıklar sayıları 100 kadar olan elementlerden meydana gelmişlerdir. Elementlerin çoğu tabiatta yalnız olarak bulunmayıp genellikle bir veya daha fazla diger elementle kimyasal bir şekilde birleşmiş halde bulunurlar. Bitki besin maddeleri çoğunlukla kendi aralarında veya diğer elementlerle birleşmişlerdir. Bitkiler besinlerini bu bileşiklerden almaktadırlar.

Bitkilerin beslenmesi için gerekli olan makro elementler karbon, oksijen, hidrojen, azot, fosfor, potas, kalsiyum, magnezyum; mikro elementler ise kükürt, demir, mangan, bor, bakır, çinko, molibden, kobalt ve selenyum’dur.

Makro ve mikro besin maddelerinden kısaca bahsetmek gerekirse;

I. Makro Elementler:

1,2,3. Karbon,oksijen ve hidrojen:

Havanın terkibinde %21 oksijen, %79 azot ve %0.03 karbondioksit mevcuttur. Bitkiler, ihtiyaçları olan karbon ve oksijeni hava içerisinde bulunan karbondioksit gazından alırlar.Bu gaz teneffüs suretiyle hayvanların ciğerlerinden çıktığı gibi kömür, odun ve diğer organik materyalin yanması veya çürümesi sonucu oluşur. Hidrojen ise bitki tarafından topraktan alınan su vasıtasıyla sağlanır. Karbon, oksijen ve hidrojen bitkinin kuru ağırlığını onda dokuzunu teşkil eder.

4. Azot

Azot, fosfor ve potas bitkilerin en fazla ihtiyaç duydukları bitki besin maddeleridir ve genellikle topraklarda yeteri kadar bulunmamaktadır. Azot, toprağın orijini olan kaya’da hemen hemen hiç yoktur. Bitkiler azotu tümüyle havadan temin etmektedir. Havanın azotunu çoğu zaman baklagillerin köklerinde bulunan nodoziteler vasıtasıyla toprağa ilave ederler. Azotun toprakta yeteri kadar bulunmadığı hallerde, azot ihtiyacı azotlu gübrelerden karşılanır.

Toprak’taki azotun kaynağı, organik maddelerdir. Bu nedenle organik maddesi az olan topraklar genellikle azot bakımından fakir olan topraklardır. Toprak organik maddesinin çürüyüp parçalanması sonucu meydana gelen azot, bitkiler tarafından kullanılır. Topraktaki total azot miktarı genellikle %0.05-0.02 arasında değişmektedir.

Bitkiler azotu genellikle amonyak (NH4+) ve nitrat (NO3-) halinde olmak üzere iki şekilde suda erimiş iyonlar halinde alırlar. Bitkilerin kullanabileceği azot topraktaki total azotun %2’si kadardır. Amonyum halinde olan iyonlar nitrat azotuna nispetle toprakta daha iyi tutunurlar ve yağışlarla toprak derinliklerine tıkanmaları daha az olur. Amonyak halindeki iyonlar toprak yüzeyinde tutunmalarına karşılık bilhassa kireci bol olan topraklarda ve sıcakta gaz hakinde uçma tehlikesi vardır.

Azot eksikliği olan topraklarda bitkiler genellikle normal olarak gelişemezler, yapraklar küçük, sarı veya sarımtırak yeşil olur. Alt veya yaşlı yapraklar kuruyarak düşerler. Deneler iyi dolgun olmaz, denede ve yaprakta protein miktarı düşer.

5. Fosfor

Fosfor toprakta organik ve inorganik olmak üzere iki şekilde bulunur. Bitkiler toprak suyunda erimiş olarak bulunan inorganik ortofosfatlardan yararlanırlar. Topraktaki bitki ve hayvan artıklarının terkibinde bulunan organik fosfordan bitkilerin yararlanması için toprak organik maddesinin parçalanması ve çürümesi (mineralizasyonu) gerekmektedir.

Fosforun topraktaki total miktarı genellikle % 0.02 – 0.14 arasında değişmektedir. Derinliği 20 cm olan bir dönün sahada 50 – 350 kg fosfor bulunur. Bitkilerin yararlanabileceği fosfor miktarı ise yaklaşık olarak % 1 – 2’si kadardır. Fosforun bitki terkibindeki miktarı genellikle kuru ağırlığının % 0.2 – 0.8 arasındadır. Fosfor bitkinin tohum ve meyvelerinde, yaprak ve diğer kısımlarına oranla daha fazla bulunur.

Toprakta fosfor yeteri kadar bulunmadığında bitkiler normal büyüyemez, mahsul az ve kalitesiz olur, meyve döker ve hasat gecikir. Özellikle yaşlı yapraklarda mavimtrak yeşil veya ileri safhalarda kırmızıya çalan morumsu bir renk görünür.

6. Potasyum:

Potasyum bitki büyümesi ve çoğalması için önemli bir besin maddesidir. Dünyadaki birçok ülkede ve özellikle yurdumuz topraklarında genellikle yeteri kadar potasyum mevcuttur. Topraklarda %0.3 ile %3 arasında değişen miktarlarda total potasyum vardır. Yani 20 cm derinliğinde, bir dönüm toprakta 750 ile 7500 kg potasyum bulunmaktadır. Genellikle 20 cm derinliğinde, bir dönüm sahada 80 ile 200 kg bitkilere yarayışlı potasyum bulunur. Bu ise her sene ekilecek bitkinin ihtiyacını karşılar durumdadır. Bu nedenle yurdumuzda potasyumlu gübre, toprak analizleri neticesi potasyum eksikliği tespit edilen tarlalarda kullanılmalıdır.

Potasyum bitkinin bilhassa genç yapraklar, kök uçlar ve tomurcuk gibi genç ve çabuk büyüyen kısımlarında bulunur. Bitki içerisinde devamlı olarak hareket eder ve yaşlı kısımlarda fazla bulunduğu zaman genç kısımlara taşınır.

Potasyum mahsulün miktar ve kalitesine etki eder. Hububat saplarının sertleşmesine yardımcı olur. Toprakta fazla miktarda fosfor bulunması durumunda meydana gelecek olan erken olgunlaşmanın normal zamanda olmasını sağlar. Potasyum meyvenin dayanıklılığına, yağ, nişasta ve şeker oranlarının artmasına olumlu etki yapar; renk, tat ve koku gibi özelileri düzenler. Genellikle potasyum eksikliği gösteren bitkinin yaşlı yapraklarının tepe ve kenarlarında kurumalar görülür.

7. Kalsiyum:

Kalsiyum bitkiler ve hayvanlar için en önemli besin maddelerinden biridir. Yapraklarda fazla miktarda kalsiyum vardır ve fosfor ve potasyumun tersine kalsiyum yaşlı yapraklarda gençlere oranla daha çoktur. Kalsiyum hücre bölünmesinde ve tohum çimlenme oranının artmasında büyük rol oynamaktadır.

Yurdumuz topraklarında kalsiyum yeterli oranda mevcuttur. Çünkü topraklarımızın çoğununun ana kayacı kireçlidir.

8. Mağnezyum:

Magnezyum bitki ve hayvanlar için gerekli besin maddesidir. Genellikle toprakta kalsiyumdan daha az bulunur. Yaprağa yeşil rengi veren klorofilin terkibinde bulunur. Yurdumuz toprak’larında bitkilerin ihtiyacına yetecek kadar bulunur.

II. Mikro Elementler:

1. Demir:

Bitki yapraklarındaki yeşil rengi meydana getiren klorofil’in teşekkülünde rol oynar. Tüm topraklarda demir bulunmasına rağmen bunun büyük bir kısmı bitkinin yararlanamayacağı formlarda olduğundan bazı hallerde bitkiler demir noksanlığı belirtileri gösterir. Genellikle genç yapraklarda sararma şeklinde görüldüğü için bu belirtilere “kloroz” denilmektedir. Özellikle kireçli topraklarda daha sık ve yaygın olarak görülür. Çünkü kireç bitkiye yarayışlı durumda bulunan demiri, toprakta bağlar ve yararsız duruma sokar.

2. Çinko:

Çinko da diğer makro ve mikro besin maddeleri gibi bitki ve hayvanlara gerekli olan bir iz element’tir. Topraktaki total çinko miktarı çok az olup %0.0005 ile %0.01 arasında değişir. Demir noksanlığında görüldüğü gibi çinko noksanlığında da yapraklarda sarama görülür ve bitki normal gelişemez.

3. Mangan:

Toprakta demir gibi çok yaygın olarak, fakat daha az miktarda bulunur. Toprakta total mangan miktarı %0.001 ile %1.2 arasında değişir. Mangan eksikliğinde bitki normal gelişemez, tohum yapamaz ve yapraklarında sararma görülür.

III. Diğer Element’ler:

Bakır, Molibden, Kobalt, Bor, Selenyum v.b gibi diğer mikro besin maddeleri de bitkiler tarafından çok az miktarlarda kullanılır. Bu gün için yurdumuzda bu iz element’lerin noksanlıklarına rastlanmamıştır.

………………………………………………………

Evet goruldugu gibi topragın kimyasını olusturan elementlerin cogu insan kimyasında bulunan elementlerdir.O halde ateist zekasının kaçırdığı yer burası oluyor işte.Topraktaki minerallerin hepsi insan yapısında bulunan elementlerdendir.Buna binaen çamuru açıklamamıza gerek var mı yapısına katılan su ile zaten 100 de 65 lik kısmını bizim bunyemizde muhafaza etmektedir.

Peki suyun yapısını incelememize gerek var mı.Hiç bir ateist insan vücudundaki suyun kapladığı yeri inkar edemez herhalde

O halde su ve nutfe (sperm’in bir damlası) de ki ayetleri birbiri icine alan durumda insanın suyun yapısındaki minerallerle tam bir 4 te 3 luk kısmı kapladıgını unutmamız gerekmektedir.

Peki kan pıhtısı derken ne kastediliyor,kanın yapısındaki mineraller farklı oldugumu zannediliyor.

KAN:

Kanın yapısındaki mineraller besin yolu ile geçmektedir arkadaşlar.O halde aldıgımız besinlerdeki mineralleri bir inceleyelim bakalım.

Mineraller iki gruba ayrılabilir;

Fazla miktarda alınması gereken mineraller(kalsiyum,fosfat,sodium,potasuyum)

Az miktarda alınması gereken mineraller(magnezyum,demir,bakır,çinko ve diğer eser elementler)

1.Fazla Miktarda Alınması Gereken Mineraller

Kalsiyum ve Fosfat:İnsan vücundunda en fazla (%1,5-2) bulunan minerallerdir.Vücutta gennellikle kalsiyumla fosfor birleşik olarak bulunur.Kalsiyumun %99,fosforun %90 kadarı kemik ve dişlerin yapısında bulunur.Diş ve kemiklerin protein yapısındaki yumuşak kısımların kalsiyum ve fosfatla kaplanarak sertleşmesi sağlanmıştır.Kalsiyumun %1 ve %10 kadarı vücut sıvıları ve hücrede bulunur.Kalsiyum ve fosfat,hücre içi ve dışı sıvılarını dengede tutulması için gereklidir.Ayrıca kalsiyum ve Fosfat,kasların ve sinirlerin çalışması için gereklidir.Kalsiyum,kanın pıhtılaşmasında rol oynar.

Günlük ihtiyaç için normal yetişkinler 500-600 mg,çocuk ve yaşlılar için 800 mg civarında kalsiyum almalıdırlar.Kalsiyumun en iyi kaynağı süt ve süt mamülleridir.Ayrıca yeşil sebzeler ve tahıllarda da kalsiyum bulunur.

Vücuttaki bütün hücrelerin organik fosfatta gereksinimleri vardır.Organik fosfat;nükleik asitlerin,fosfolipidlerin,ATP,kreatin fosfat gibi moleküllerin yapısına girer.İnorganik fosfat ise,kemik ve dişlerin yapısına girerek bu yapılara sağlamlık kazandırır.

Sodyum ve Potasuyum:Bu mineraller hücre içi ve dışı sıvıların asit-baz dengesinin sağlanması,sinir ve kasların çalışması için gereklidir.Sodyum daha çok hücre dışı sıvılarda,potasuyum ise,hücre içinde ve kan plazmasında bulunur.

Sodyum,sodyum klorür(sofra tuzu)şeklinde günlük gereksinimden fazla alınırsa idrarla dışarı atılır.Eksiklikleri pek fazla görülmez.

2.Az Miktarda Alınması Gerkli Mineraller

Demir (Fe):Demir içeren enzimler,hemoglobin ve bazı pigmentlerin yapımı için gereklidir.Vücudumuzdaki demir miktarı 4-6 gr kadardır.Bunun %75’I hemoglibin ve miyoglobinin yapısında bulunur.Vücutta her gün parçalana eritrositlerdeki demir,tekrar tekrar kullanıldığından günlük demir eksikliği azdır.Demir eksikliği ile ortaya çıkan kansızlık demirin bağırsaklardan yeterli şekilde emilmemesinden ileri gelmektedir.En çok demir içeren besinler;et,karaciğer,böbrek,yumurta,pekmez,kuru meyveler ve yeşil yapraklı sebzlerdir.

İyot:Tiroid hormonlarının yapımı için çok az miktarda gereklidir.İyot,deniz ürünlerinde ve iyotlu topraklarda yetişen bitkilerin yapısında bulunur.İyot eksikliği guatr hastalığına sebep olur.Bu sebeple kontrollü olarak iyotlu sofra tuzu alınmalıdır.

Magnezyum:Vücuttaki birçok enzimin çalışması magnezyum iyonlarına bağlıdır.kanda kalsiyum-magnezyum dengesi,kan ve sinir fonksiyonları için çok önemlidir.Vücuttaki magnezyum yaklaşık yarısı kemiklerde bulunur.

Bakır-Çinko-Molibden:Çeşitli enzimlerin yapısında bulunduğundan gereklidir.

Mangan:Birçok emilim aktivasyonu için kullanılır.

Flor:Diş çürümelerinin önlenmesinde rol oynar.

Krom:Glikoz metabolizması için gereklidir.

Arsenik ve Selenyum:Eser miktarda kullanılmaları büyümeleri hızlandırır.

Şimdi ateist cevre dusunsun bakalım…kendi kafalarındaki çelişkiyi nasıl gecmeyi planlıyolar bu yazıyı gordukten sonra.

KURANDA CELİŞKİ ASLA YOKTUR …

zumer 27:Yemin ederim ki, bu Kur’an’da insanlar için her türlüsünden temsil getirdik. Gerek ki iyi düşünsünler.